TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Yabancılaştırılarak destabilize ediliyoruz

Dişlerinizin arasına sıkışmış et parçasını çıkarmak için kullandığınız kürdanın hikayesini takip eder ve o et parçasının hangi vücuttan dişlerinizin arasına nasıl geldiğini düşünmeye başlarsanız, içinizde rahatsiz edici bir dalga oluşacaktır. O hissi, o dalgayı takip edin, onun sizi, bizi vicdana ve barışa ulaştıracağını, insana, insanın farklı kültürlerine, aidiyetlerine, doğaya, canlı cansız tüm varlıklara yakınlık, akrabalık hissettirecegini ve yabancılaşmayı ortadan kaldıracağını düşünüyorum.

ROHAT MİRAN*

Wien
- Bu defa psikolojik içerikten çok, sosyal yönü ağırlıkta olan bir yazı için klavyemin tuşlarına bastım.
 
Yaşamak için ve yaşama anlam katmak için insanın insana ihtiyacı var. Çok farkında olunmayabilir ama birbiriyle konuşmak, gülmek ve ağlamak en az nefes almak ve yemek kadar önemlidir. Çünkü bizler doğal ve sosyal varlıklarız ve doğal özelliğimiz nedeniyle birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız. “Nasılsın?”, “Nasılsınız?”, “Neredeydiniz?”, “Ne yapıyorsunuz?” vs gibi sorular ve yaklaşımlarla konuşmaya başlıyoruz, diyalog kuruyoruz. Bu ve benzer sorularla, sosyal ilişkiye başlıyoruz. Yanı sıra doğanın bize vermiş olduğu birkaç doğal antenimiz de var. Duyuyoruz, görüyoruz ve hissediyoruz. Bu uyarıcılar beynimize ulaşıyorlar ve orada birlikte yeniden işleniyorlar. Böylece sosyal varlıklar olarak, yeni görüşler ve düşüncelerIe iletişimin olanaklarını geliştiriyoruz. İnsanlığın yapısı böyledir; doğal varlığımız ve çevremizdeki varlıklar üzerinden yeni düşüncelere ulaşırız ve bunun için de farklı enformasyon kanallarından besleniriz. Yeni olan her şey ilk önce beynimizin içinde vuku bulur ve oradan dışarıya aktarılır. Ama bizlere her gün yeniden ve yeniden kötü haberler aktarıldığında ise, gerginleşir ve umutsuz oluruz. Beynimiz, ruhumuz ve bedenimiz dinlenmeye, sükûnete, barışa, uzlaşıya ve uyuma ihtiyaç duyar.

“Ama insanlar uzun, çok uzun yıllardır vicdanlarını yitirdiler ve bu da korku veriyor”, diyor Viyana’da yaşayan Budist Bhante Seelawansa.

Eğer insanlar, başka insanları öldürürlerse, öldürmek için görev sorumluluk alırlarsa, örneğin vatan savunması, toprak savunması, bayrak savunması, dil savunması, din savunması, ideoloji savunması, gelenek savunması için başkalarını öldürürlerse, böylece, başka insanlar da kendilerini tehlikede hissederler ve korkuya kapılırlar. Nitekim, insanlığın bilindik tarihinden bu yana bu nedenlerden dolayı akıl almaz şiddet uygulanmış, sayılamayacak kadar çoklukta insan ölmüş ve öldürülmüştür. Son güncel olan iki örnek ise, “kafa kesen IŞID” ile 160 kilotonluk nükleer bomba üreten ve deneyen Kuzey Kore oldu. Bu böyle nereye kadar sürecek?

 Sadece vicdan insana ruhsal huzur verdirir

Vicdan, insana empati kurdurur, insanın zihninde ve ruhunda bilinmedik bir güç olarak insana “dur” dedirtir. Sokakta sahipsiz bir kedinin, köpeğin açlığına “dur” dedirtir, ona yiyecek verdirir, dilencinin zayıflığına “dur” dedirtir, ihtiyacını giderir, Afrika´da fakirliğe “dur” dedirtir, yardım kuruluşlarına destek verdirir, Ortadoğu’da Ezdî katliamına “dur” dedirtir, IŞID terörüne karşı çıkarır, ağaç katliamına “dur” dedirtir, protesto ettirir, Suriye’den Türkiye’ye gelen göçmen antipatisine “dur” dedirtir, empati kurdurur, Avrupa’nın göçmenlerin gelişlerini engellemesine “dur” dedirtir, kamuoyu yaratır, cinsiyet eşitsizliğine “dur” dedirtir, cinsiyet tercihlerine saygı duyar vs. “Eger barış ve huzur istiyorsak, önce bu noktadan, yani vicdanımızdan başlamalıyız. Bıyıklarımız ve güzel kaşlarımızın yanı sıra, vicdanımızın da var olduğunu ve vicdanın bakımını yaptırmayı da unutmamaz gerektiğini bilmeli ve idrak etmeliyiz. Vicdan, barışın ve huzurun gelişmesinin ilk ruhsal hissi ve sosyal algılayışıdır. Vicdan bilgidir, barıştır.“

Krizleri sadece insan yaşamıyor

Şu içinde yaşadığımız ekonomik sistem, var oluşundan bu yana sürekli krizler yaşıyor. Fakat yanı sıra kapitalizm, insanı sürekli varlık-yokluk, kazanma-kaybetme ikilemi ile de motive veya demotive ediyor. Bu ikilem, bireye neler yaşatıyor, neler hissettiriyor? Ne kadar güçsüzleştiriyor? vs çok da merak edilmiyor, üzerinde düşünülmüyor. 2010 yılı, Avusturya İşçi Odası (AK) verilerine göre, çalışanların %30’unun bedensel ve ruhsal sağlık problemi bulunuyor. Bunun iyimser bir yüzdelik olduğunu vurgulamak isterim. Gerçek rakamın bundan daha yüksek olduğunu, yaşadığım toplumun dokusundan, yani hastanelerin ve doktorların bitmeyen bekleme sıralarından, peşpeşe her köşede açılan eczaneler ve satılan ilaçlardan, terapi ve danışmanlık için uzun bekleme randevularından, kendini iyi hissettiren doğal bitkiler ve kimyasal üretilen tabletlerden kolaylıkla fark ediyorum. Bedensel ve ruhsal hastalıkların oranı yüksek, ama ifşa edilen rakamlar düşük ve sistem yine bunu da hastalık-ilaç ikilemi içinde kâra dönüştürüyor.

Kapitalizmin, yaşantımızı rakamsal ölçülerle realize ediyor olması, sanırım insanlığın başına gelebilecek en kötü hayat tarzlarından biri olarak evrensel insanlık tarihine kaydedilecektir. Konuya dönersem, rakamsal kavrayışı; derinlik, uzunluk, genişlik, proglama/planlama ve hız bilgisi gibi klasik olarak çerçevelersem, bunlar elbette gerekli fakat dinlenme, gönüllülük ve rahatlık gözden kaçırılıyor. Kapitalizm, insan doğasına aykırı bir hız ve kazanma kültürü yerleştirdi. Üretilen reklam ve popüler kültür ile verilen mesaj şu; kim çok daha hızlı olur ve daha çok kazanırsa, o “mutlu” ve “güçlü” olur. Oysa bu durum beraberinde öfkeyi ve bedensel baskı ve psikolojik hastalıkları da getiriyor: Depresyon, gelecek kaygısı, dikkat dağınıklığı ve Burnout vs kapitalizmin bu hız ve kazanma kültürünün getirdiği birer psikolojik destabilize edici sonuç. Az uyku uyuyan, sürekli üzerinde baskı hisseden her insan, kaçınılmaz olarak depresyon ve Burnout yaşayacaktır. Ama yeteri kadar uyumaya da vakit yok. Dikkat! İş, ev, eş, çocuk, sosyal çevre vs gibi insanın doğasına uygun gereklilikler, bir süre sonra rahatlamanın değil, huzursuzluğun nedenleri oluveriyorlar.

Aslında insanın yaşamak için paraya ihtiyacı yok

Bir ara tespit. Kapitalizm, hasta zihinlerin, egoistlerin, doyumsuzların, insanın doğal ihtiyaçlarını alış-veriş ikilemi ile sınırlayanların ve öleceklerini belki de hiç düşünmeyen insanların sistemidir.

Doğum ile ölüm arasındaki bu kısa hayat, satın almayı gerektirmeyecek şekilde yeniden organize edilebilir ve işte bunun için gerçekten de entellektüel kavrayışa ihtiyaç var. İnsanların vicdanlarını harekete geçirebilecek bilgilere ihtiyaç var.

Birleşmiş Milletler’in yıllık raporuna göre 2016 yılında yeryüzünde 65 milyon insan yollarda ve kaçak; bir bölgeden, sükûnet bulabileceği başka bir noktaya doğru hareket halinde. Bu korkunç büyük bir rakam. Tek başına bu bile, kapitalizmin başarısız bir sistem olduğunu ya da en azından miadını doldurduğunu gözler önüne seriyor ve insanlara, “bencilce davranmaya artık bir son verin“, dedirtiyor. Elinizdeki bol para ve birkaç araba ve ev ile ölümden öteye nereye varmayı düşünüyorsunuz?
 
Savaşlar, ekonomik bunalımlar, bedensel ve ruhsal hastalıklarla korkutuluyoruz
 Kafeslerde yaşayan sevimli tavşanlardan ya da ipi elimizde bulunan köpeğimizden bir farkımız yok aslında. En zengin olanından, en fakir olanına kadar, herkesin farklı biçimlerde köle olduğu bir gerçeklik bu. Bir fantezi cümlesi kurayım; her eve bir kamera yerleştirilse, hemen hemen çoğu insanın ne denli destabil hayat yaşadığı daha görünür olacaktır. Belki o zaman yeni bir zihinsel ve duygusal kavrayış ve değişim mümkün olacaktır.

Kültülerarası geçişkenlik sonsuz barışı getirir mi?

Insanın insana olan ihtıyacı, sadece aynı etnik kültüre ait olanlarla sınırlı değildir, olamaz. İnsan dendiğinde, sadece kendi coğrafik sınırlarımızda bulunan insanlardan değil, hiç tanımadığımız, bilmediğimiz bölgelerde ve kültürlerde yaşayan yaklaşık 7,5 milyar insan düşünülmeli. Himalaya’da ruhsal huzuru, Alpler’de mantıksal düşünceyi, Zagroslar’da reel gerçeğin bilgisini, Sierra Madre’de dansın binbir çeşidini keşfeden insanlar düşünülmeli. Yabancılaşmamak için ya da daha yakından tanışmak için, başka kültürlerden bir dil, bir dans, bir şarkı, bir enstrumanın çalınışını veya bir ritueli öğrenebiliriz. Bu, egoistlerin sisteminin taşlarını yerinden oynatacaktır. Aynı zamanda, insanları birbirine yakınlaştırır, yabancılığı ortadan kaldırabilir ve barışı mümkün kılabilir.

Afrika’nın geleneksel barış ve uzlaşı enstrümanı tamtamı çalmayı ögrenseydik, belki de Afrika, ruhumuzdan o kadar da uzak olmayacak, o kadar sömürülüp kaynakları tüketilmeyecek ve Afrika’nın çocukları açlıktan ölmeyebilecek, gemilerle okyanuslarda boğulmayabileceklerdi. Ve o siyah renge o kadar yabancı olmayacaktık.

Sondan bir önceki cümlem: Evrensel ve yerel barış, insanın yolda yürürken karşılaşacağı bir şey değildir. Barış, politikanın veya politikacıların sağlayabilecekleri bir uzlaşı da değil artık. Her bireyin kendinden başlatacağı söz, tavır ve inatla savunacağı evrensel değerler, hümaniter görüşler ve eşitlikçi tutumlarla mümkün olacaktır.

Dişlerinizin arasına sıkışmış et parçasını çıkarmak için kullandığınız kürdanın hikayesini takip eder ve o et parçasının hangi vücuttan dişlerinizin arasına nasıl geldiğini düşünmeye başlarsanız, içinizde rahatsiz edici bir dalga oluşacaktır. O hissi, o dalgayı takip edin, onun sizi, bizi vicdana ve barışa ulaştıracağını, insana, insanın farklı kültürlerine, aidiyetlerine, doğaya, canlı cansız tüm varlıklara yakınlık, akrabalık hissettirecegini ve yabancılaşmayı ortadan kaldıracağını düşünüyorum.

............................................................................
*Psikolojik Danışman
rohatmiran@hotmail.com
Eylül 2017


<-geriye: