TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Benim büyük dedem Çerkez. Doğumundan kısa bir süre sonra sürülmüş ailesi; önce Giresun’a gelmişler, oradan da İstanbul’a.

Atalarım: bir kısmı fail, bir kısmı kurban tarafına yakın çıkıyor

Kafkasya, Giresun, Trabzon, Kemah… köklerim soykırımlarla belirlenmiş, yoğrulmuş. Atalarımın bir kısmı fail, bir kısmı kurban tarafına yakın çıkıyor. Nerede ve nasıl davrandılar bilemiyorum ama her halükarda o ortamlarda bulundular ya da oralardan geçtiler, bulaştırıldılar, suçun öznesi ya da nesnesi oldular.

ERHAN ALTAN

Viyana - Son zamanlarda sosyal medyaya Çerkez soykırımı ile ilgili kayıtlar da düşmeye başladı. Çerkezlere soykırımı yapıldığını ben ilk kez Michael Mann’in Demokrasinin Karanlık Yüzü adlı kitabında okumuştum. Balkan Soykırımını da. Ama anlaşılan bu ikincisine daha sıra gelmedi. Çerkez soykırımının tarihi 1864. Ancak daha önce 1860-61’de sürgünler başlamış. Benim büyük dedem Çerkez ve 1860 doğumlu. Doğumundan kısa bir süre sonra sürülmüşler demek ki. Önce Giresun’a gelmişler, oradan da İstanbul’a. Neler olmuş acaba? Büyük ninem ise Gürcü. Onun hikayesi neydi acaba? Gürcü olduğuna göre zorla müslümanlaştırılanlardan olsa gerek. Her ikisi de sarayda hizmete alındığına göre bu iyiden iyiye muhtemel. Babaannem öleli çok oldu, ailenin geçmişini soracak kimse kalmadı. Ama belli ki 19. Yüzyılın ikinci yarısında Kafkasya’da olanlarla iç içe ailemin kökleri ve o kökler yukarıdaki dallara, torunlara su taşıyor. Eh üç kuşak her türlü travmanın taşınabileceği bir süre nihayetinde.

Anne tarafından dedem Trabzonlu ve silahı belinde gezen ve içince de kurşunları nereye sıkacağı belli olmayan biri. Kümesteki tavuklar da bir kez nasiplerini almışlar. Şiddet dolu bir adam. Neden acaba? 1894/5 doğumlu (eski takvimle 1312) ve köyünden çocukken çıkmış (niye acaba?), ama yine de oralarda kalmış biri. O da Topal Osman’ın eline düşenlerden biri olabilir mi acaba? Yanıtını bilecek, arayıp bulacak gücüm yok. Ama bu kadar şiddet başka nasıl açıklanır ki? Tanıdıklarımın çoğundan Trabzonlu dedelerine, babalarına dair böyle şeyler duyuyorum. Ataların birbirine bu benzerliği neden?

Yakın zamanda nur topu gibi yeni bir soykırımımız oldu: Rum Pontus Soykırımı. Birkaç yıl öncesine kadar adını bile duymadıydım, ancak utanç tablomuzda artık o da var. Daha neler duyacağız. Dedem, kimsenin halinin vaktinin olmadığı dönemlerde, hele hele İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında devlete müteahhitlik yapıyor, çok para kazanıyor. Devletle arası iyi olmayana çimento bile verilmeyen yıllarda sağlam bir güven ilişkisi demek bu. Dedemin bir şeylere bulaşmış olması olasılığı, en azından bir şeylerin ona bulaşmış olması olasılığı yüksek. O kökten de besleniyor ağacım.

Babamın babası Erzincanlı. Kemah’a da gidiyor bir ucu. Kemah 1915 Anadolu Hristiyanları Soykırımı’nda en büyük kesim yerlerinden biri. Zaten ailede, her ne kadar fazla bir bağım olmasa da, güzelliğinden dolayı “kıyılamamış” bir Ermeni gelin bile var. Yalnız daha ilginci, dedemin Erzincan’daki bakkaliye dükkanının üstünde asılı tabelada yazılı duran: “Acemzade Kaşif Efendi Bakkaliyesi”. Bu acemzadeliğin acemiliğe değil de Acem diyarına gönderiyor olması daha yüksek olasılık. Bu yüksek olasılığı daha da yüksek yapansa yaptırdığım DNA testi sonucu yapılan eşleştirmede köklerinde İran Ermenisi olan biri Amerikalı, diğeri Avusturalyalı iki kişiyle uzak akraba çıkmam. İran’dan gelip Erzincan’da izlerini kaybettiren bir irade veya korku var.

Kafkasya, Trabzon, Kemah… köklerim soykırımlarla belirlenmiş, yoğrulmuş. Atalarımın bir kısmı fail, bir kısmı kurban tarafına yakın çıkıyor. Nerede ve nasıl davrandılar bilemiyorum ama her halükarda o ortamlarda bulundular ya da oralardan geçtiler, bulaştırıldılar, suçun öznesi ya da nesnesi oldular. Suç işleyerek veya işlemek zorunda bırakılarak insanlıklarından çıkarıldılar ya da ölümle yüzyüze gelmek zorunda bırakıldılar, öldüler veya korkuyla kaçarak kurtuldular. Sevgili Hrant Dink’in sakin zekâsıyla yaptığı isabetli teşhisin diliyle konuşacak olursam, “bir tarafın paranoyası diğer tarafın travması” oldular. Doğrudan ya da dolaylı, hepimiz şiddetten geliyoruz, katliamlarla yoğrulmuşuz. Geçmişlerimiz hep böyle, korkunç bir tarihin ürünleriyiz. İyi bir yanı var mıdır diye soruyorum kendime böyle bir tarihten gelmenin? Var mıdır?

Var galiba. O kadar çok soykırım, katliam, pogrom var ki, geçmişten gelen o kadar çok ağır yük var ki, hepsiyle teker teker yüzleşmek ve o kadar çok sınanmak gerekiyor ki, eğer olur da yorulmaz, ömrünüz vefa eder de tüm bu sınavlardan geçmeyi başarabilirseniz, iyi bir insan olma şansınız var gerçekten. Bu kadar sınav imkanı hiçbir yerde yok. Geçmişin korkunç yükü aktarılıyor içimize, biz bunun ayırdına varamadan. Gücümüz ne kadarını değiştirmeye yetiyor, ne kadarını öylece dokunmadan devrediyoruz sonraki kuşaklara?

Öylece bırakamıyorsunuz zira o zaman bıraktığını sandığınız sizi bırakmıyor ve (dedemde olduğu gibi) bir deli ruh sizi ele geçirip cehennemi bir durduraksızlığa ve çıkışsızlığa sürüyor. İzlerin silikleştiği, sizi bağlamadığını düşündüğünüz durumlarda bile bir şeyler habire kurcalayıp duruyorsunuz, hiçbir giysi tam oturmuyor üstünüze, rahat edemiyorsunuz. Öyle ya, neden ben şimdi bu yazıyı yazıyorum? Neden aile ağacı çıkarıp DNA-testi yaptırıyorum? Neden geçmişimizin korkunçlukları ile ilgili yüzleşme etkinlikleri düzenliyorum? Neden travma üzerine kitaplar okuyorum?
Tabii daha kötüsü de var, güçsüzlüğümüzü hissetmemizle birlikte katılaşmamız, kendimizi kapatmamız, donmamız. Birtakım ulusalcı, ırkçı söylemlerde ruhumuzu çalkantılardan kurtaracak istikrarı ummamız. Hiçbir ses gelmemesi artık oradan geri, işte o zaman kendimizin de gelememesi bir daha geri. Arada garip, biçimsiz, neyin izi olduğu bilinemeyen sesler çıkarmamız, çıkardığımız sesler kadar yitik olmamız. Ve bilemeden, kendimizden vazgeçtiğimizi bilemeden yaşamamız, yaşlanmamız.

Geçmişin laneti, acının çığlığı, ataların korkunç mirasının izleri birbirine karışmış ve derinlere gömülmüş. Neyi, ne kadar bulabiliriz orada? Hiç kolay değil, çünkü kendine karşı bir mücadeleyle olabiliyor bu, karanlığımıza ve insanın karanlığına kapı açan bir mücadeleyle. Ancak açılan kapıyla birlikte içeri öyle ışık falan sızdığı da yok, karanlıklara aşina olmaya başlıyorsunuz sadece. Yine de karanlığın öğreteceği çok şey var. O zifiri karanlıkta, anlayamasanız da bir hayvanın, içinizdeki hayvanın hırıltısını duymaya başlıyorsunuz, o da belki, eğer kendinizi verebilirseniz. Ve sadece hırıltısını. Anlamak henüz çok uzakta. Fazla işe yaramayacak muhtemelen bu, sorularınıza doğru yanıtları bulmanıza yetmeyecek. Ama belki o hırıltının içinden, doğru soruların neler olduğunu sezdirecek.


..............................................................
Ağustos 2017,
erhan.altan@chello.at


<-geriye: