TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Hansjörg’ün ardından


ERHAN ALTAN

Ne kadar açıklamaya çalışırsam çalışayım bir sır olarak kalacak benim için Hansjörg (Zauner). 30 Temmuz 2017’deki ani ölümü ve ölüm nedeninin otopsiye karşın anlaşılamaması, onunla ilgili zaten hiçbir zaman netleşememiş düşünmelerimi benim deyimimle kısır bir döngüye onun deyimiyle bir deliğe sürgün etti.

Çok parasızdı. Bir şairin her ay onun haberi olmadan gönderdiği belli miktar maddi destek olmasaydı açlık sınırının altına çok daha önce inerdi. O sınırın altına kısa süre önce yanlış bir teşhis veya algı nedeni ile zaten girmişti. Bu yanlış teşhis veya algı nedeniyle belli gıda maddelerini yemeyi birden bırakmış, bunun sonucunda da hızla kilo kaybetmişti. O kadar ki gördüğümde şoke olmuştum. Teşhisin yanlış olduğunu anladığında geri dönecek takati kalmamıştı adeta. Birlikte yediğimiz yemekten sonra çok sevdiği bira teklifimi bile halsizlik nedeniyle geri çevirmişti. Ardından evinde düşüp kalça kemiğini kırdığını, ancak sonrasında başarılı bir operasyon geçirdiğini duydum. Ne olduysa ameliyattan sonra olmuş, birkaç saat sonra hastanedeki yatağında ölü bulunmuştu.

Sosyal bağlantılarını büyük ölçüde yitirdiğinden, yalnızlığa gömüldüğünden şikayet ediyordu son zamanlarda. Aslında o çoktan veya hep yalnızdı da belki bunu yeni anlıyordu. İlk tanıdığımda karşısındakini pek dinlemezdi, tek yönlü bir ilişki sunmaktaydı ve haliyle sürdürmek olanaksızdı. Ben onu nasıl dinliyorsam onun da beni dinlemesi gerektiğini net bir biçimde ifade ettikten sonra dinlemeye başlamıştı, ama bu sefer de sadece dinliyor, hiçbir tepki vermiyordu. Sanırım çevresindeki kişilerin ondan uzaklaşmasının altında da bu yatıyordu. Dinlese de buluşma bir deneyim alışverişine varmıyordu.

Neden anlaşılması oldukça güç bir şiire gelmiş ve adeta bir ömrü orada geçirmişti? Edebiyat kamusunun sağlam bir üyesi olduğunu başka şair ve yazarlar hakkında konuştuğunuzda hemen anlardınız, keskin ve yabana atılmayacak fikirleri vardı. Dolayısıyla durduğu yerin bilincindeydi. Ancak dizelerinin (içeriği anlaşılamasa da) tekniği tüm edebiyat kamusu tarafından çoktan anlaşıldığı, onun bir alametifarikası olarak kanıksandığı ve beyinlere de biraz fazlasıyla kazındığı halde başka bir şiire geçmedi. Geçmek şöyle dursun şiirini daha da karmaşık hale getirdi, kendini daha da ulaşılmaz yaptı. İlk şiirlerinde güç bela bir tahayyül geliştirilebiliyordu, son dönem dizelerinde bu iyiden iyiye olanaksız hale geldi. Hep daha fazla kapıdan geçmek gerekiyordu. Tepkilere verdiği tek yanıt buydu: daha da fazla kapının ardına geçmek. Oysa yakınlaşılmasını istiyordu kendisine.

Pembe tulumu, kırmızı yamuk gözlüğü ile sadece renkli bir kişilik değildi veya olmaya çalışmıyordu, dış görünümüyle bir yandan ilgiyi üstüne çekiyor bir yandan da ulaşılmaz kalıyordu. Ulaşılmaz kalmak için özel bir çaba göstermesi hiç gerekmiyordu zaten. Aslında derdi bu değildi. Hatta tam tersine ulaşılır olmak ve bu yüzden ilgiyi üstüne çekmek istiyordu. Çünkü kendisi başkasına nasıl ulaşabilirdi, bunu bilmiyordu, tek yapabildiği beklemek ve çekici kalmaktı. Ulaşılmak istiyordu ve kanıksandığını, çekiciliğini yitirdiğini düşündüğünde tek bildiğini, şiirini daha da kompleks yapmayı akıl ediyordu.

Yalnız bir insandı. Yalnızlığını hissetmemek için günlük yaşamını kurallarla örmüştü muhtemelen. Örneğin evde meyve yeme saatleri belliydi. Parası olduğunda Cafe Eiles’te sabah kahvesini içip gazetelere göz atacağı saat belliydi. Akşamları Rhiz’e gideceği saat, orada içeceği biraların sayısı belliydi. Her Pazar akşamı saat sekizde Kent Restorana gider aynı küçük meze tabağı siparişini verirdi. (Benimle buluşacağı zamanlarda saati yedi buçuğa çekmek için mücadele etmem gerekirdi.) Küçük meze tabağının humussuz olmasını söyler yerine zeytinyağlıdan daha fazla konmasını isterdi. Günün birinde ona Heimat gibi bir duygu verdiği için gittiğini söylediği Kent’ten yine günün birinde garsonlardan birinin kendisinin orada istenmediğini hissettirmesiyle ayrıldı, yurdundan atıldı. Aynı mesaisine karşıdaki Oase’de devam etti.

Yalnızlığını aşmak için müracaat ettiği kurallar ya da kural bağımlılığı, daha sonra yaşamla kurduğu ilişkinin aracı ya da parametresi olmuştu. İstanbul’da onu ilk gün götürdüğüm kahvaltıcı Özkonak muhallebicisi, ardından Ara kafe ve sonunda da Merih meyhanesine, orada geçirdiğimiz beş gün boyunca gitmek istemişti. Her gün yeni bir yer keşfetme fırsatındansa İstanbul’da da bir düzeni daha ilk günden tutturmak daha önemliydi. İlk günün rastlantılarıyla da olsa. En çılgın, aykırı, ulaşılmaz şiirlerin şairi bir gündelik hayat muhafazakarı mıydı? Evet öyleydi, onu ayakta tutan iskelet buydu.Eskiden şiirleri üzerinden ulaşmaya çalışır ama ulaşamazdım Hansjörg’e, şimdi yine şiirleri üzerinden ulaşmaya çalışıyor ve yine ulaşamıyorum.

Eskiden gülümsetirdi ulaşamamak, şimdi ise iç burkuyor. Ulaşamamak anlam değiştirdi ve birden bir trajediyi görünür hale getirdi. Ve ancak şimdi farkeder gibi oluyorum, ulaşılmak için en esaslı bir işaret fişeği veya süslü bir çapariydi şiiri, ne yazık ki en ulaşılmaz olduğu yer oldu. Bunu daha önce anlasam ne yapabilirdim onu da bilmiyorum. Bilgim eksik, bakışım yetersiz. Elim bu iki dizesine gitti:

aynanın içinden bakıyorum
ve delik olarak geliyorum kendime

..............................................................
Aral
ık 2017, erhan.altan@chello.at


<-geriye: