TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Uzlaşma sisteminin çöküşü


HAKAN GÜRSES

Fransa’da 1789 Devrimi arifesinde yeniden kurulan millî meclis, sağ ve sol diye bildiğimiz siyasal yönlerin de kaynağını oluşturur. Aslında14. yüzyıldan beri üç toplumsal tabakanın temsilcileri, kral huzurunda toplanırdı: ruhban sınıf, yani cübbeliler; kılıçlılar olarak da anılan soylular ve adına Tiers État (üçüncü tabaka) denilen, burjuva ve zanaatkar sınıfları, köylüleri ve işçileri kapsayan blok. Bu temsilcilerin meclisteki yerleri de, sınıflara uygun düşecek şekilde gruplanmıştı. Yeniden kurulan bu parlamentonun üyeleri, devrimin ardından kendilerini artık bir sınıfın ya da sosyal tabakanın temsilcileri değil de, tüm milletin vekilleri olarak tanımlamaya başlayınca, bu oturma planı da değişti. Önce cumhuriyetçiler ve monarşistler karşıtlığında yeni bir düzen oluştu. Cumhuriyetçiler meclisin sol tarafında, monarşistlerse sağ tarafında oturuyordu. Bu düzen, monarşizm yanlılarının parlamentodan atılmasının ardından, cumhuriyetçi grup içinde ayrışan hizipler ekseninde de sürdürüldü. Zamanla da bu gruplardan kısaca sağ ve sol diye söz edilmeye başlandı.

1848 devrimleri ardından da, Avrupa’da bugünkü “üç kamplı” parti sistemi oluştu: sosyal demokrat, muhafazakâr Hristiyan demokrat ve liberal partiler. Bunların siyasal spektrumun neresinde, yani sağında mı, solunda mı durduğu, her zaman açık olmasa ve bölge ya da ülkelere göre farklılıklar gösterse dahi, genel hatlarıyla bilinmekte. Tabii onların daha solunda ve daha sağında da partiler kuruldu, mesela komünist partiler, faşist ya da milliyetçi sosyalist partiler; ama özellikle 1945 sonrası “batı toplumları”nda oluşan düzenin merkezini bu üç parti oluşturmakta. Sosyal demokrasi ortanın solundaysa, muhafazakâr partiler çoğunlukla ortanın sağında durmakta, liberal (özgürlükçü) partilerse ulusal şekillenişlerine göre sağ ya da sola yakın bir pozisyondalar. (Bu “üçüncü kamp”, sözgelimi Avusturya’da her zaman milliyetçi bir çizgi izlemiş ve muhafazakârların daha sağında yer almış; buna karşın Almanya’da daha solda).

Üç ayaklı siyaset sistemi, uzun süre sınıfsal açıdan da temsili bir yapı sundu. Sosyal demokrasi işçi sınıfının partisi olarak tanımlanırken, öteki iki parti de burjuvazi, küçük tüccar ve köylü tabakalarını temsil ediyordu. Bu sistemin iki önemli özelliği var bence. Birincisi toplumsal uzlaşmayı hedeflemesi. Sınıf mücadeleleri, radikal sağ veya sol dünya görüşleri ve değerleri bu düzeni toptan değiştirmeye kalkışmadığı sürece, partilerle siyasal hareketlerin özgür eylem ve söz hakkı bakidir. İkincisi ise, sınıf mücadelesinin uzlaştırılmasının “bedeli” olarak, siyasi partilerin de iki düzeyli bir yapıyı içinde barındırmaya başlaması. Partiler bir yandan “işveren” veya “çalışan” kesimi temsil ederken, bir yandan da karşı grupların kendi tabanını oluşturan, yani onların temsil ettiği sınıf ve tabakaları da, kendi siyasetine dâhil eder olmuş. Sosyal demokrat iş adamları ve bankacılar, muhafazakâr partinin sendika fraksiyonu vesaire gibi...

Birçok siyaset bilimcisi ve teorisyeni; 1990’lı yıllara gelindiğinde, sosyal refah devleti ile birlikte bu siyasal yapının da değişime uğradığını vurguluyor. Bugün gerçekten de kendini işçi partisi olarak lanse eden (sözgelimi FPÖ gibi) milliyetçi hareketlerden, açık sağ politikaları savunan sosyal demokratlara ya da Hristiyan demokrat partilere kadar, sözgelimi 1980’lerde olduğundan çok farklı bir manzara ile karşı karşıyayız.

Örneğin Avusturya’da, 1934 iç savaşında doruğa ulaşan sınıf mücadelesinin tarafları olan Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SDAPDÖ) ve Hristiyan Sosyal Parti (CS), daha doğrusu onların halefleri SPÖ ve ÖVP, 1945 sonrası bir dizi ikili koalisyon hükümeti kurdular. Dahası; sendika ve işveren kuruluşları temelinde adına “sosyal ortaklık” (Sozialpartnerschaft) denilen bir uzlaşma ve anlaşma sistemi oluşturup, neredeyse her türlü grevi ve iş hakkına yönelik eylemi engellediler. Bu, ters orantılı bir süreci beraberinde getirdi: göçmenlere yönelik ırkçı söylem ve eylemleriyle oy alan partiler (FPÖ gibi) giderek güçlenirken, iki “büyük parti” şiddetle oy kaybetmeye başladı. Öyle ki, bugün artık SPÖ ve ÖVP bağlamında “büyük partilerden” söz etmek de mümkün değil.

Şöyle bir tez ifade etmek mümkün: sınıf mücadelesini uzlaşma bazında bile olsa sınıfların temsili üstünden sürdürüyor gözüken, bu mücadeleyi meclise ve demokratik siyaset araçlarına taşıyarak “evcilleştiren” sistem öyle bir noktaya geldi ki, toplumların geniş kesimlerinde “artık sınıf mücadelesi verilmiyor” kanaati doğdu (ya da daha popüler ifadesiyle: “Politika ve politikacılar artık bizim sorunlarımızla ilgilenmiyor”). Merkez partiler, giderek bu sistemin sorumlusu ve olumsuz sonuçlarının da asıl suçlusu olarak görüldü. FPÖ gibi popülist partiler de, sınıf mücadelesini kendilerinin üstlendiği imajını lanse etmeye başladılar. Ama bu, başka bir “sınıf mücadelesi”; burjuvazi ve işçi sınıfı arasında değil, “biz” ile “onlar” arasında yürüyen bir mücadele. Popülist söylemde “benim halkım”, “güruh halinde buraya gelen yabancılar” tarafından geleceği tehdit altında bir grup olarak tanımlandı, mazlum konumuna yerleştirildi. Yabancılara karşı verilen mücadele, bugün sınıf mücadelesinin bir benzetimi (simülasyonu) işlevini görmekte. Benzetim yoluyla popülist politikalar, yeni bir sınıf mücadelesi içinde bulunduğumuz mesajını verdi emekçilere. FPÖ gibi bir parti, bugün rahatlıkla “biz işçi partisiyiz” diyebilmekte ve bununla oy toplamakta.

Batılı demokrasilerde bu “simülatif sınıf mücadelesi”, post-demokrasi ya da post-politika diye adlandırılan bir geçiş dönemini kendi hedefleri ve çıkarları doğrultusunda başarıyla kullanabilen partileri (FPÖ gibi) ya da kişileri (Donald Trump gibi) öne çıkardı. Bu toplumların ne yöne doğru evrileceğini kestirmek bir yandan zor; diğer yandan da böylesi bir gelişmenin, liberal demokrasinin en azından formal biçimde yerleşik olduğu ülkeleri ürkütücü yerlere sürükleyebileceği çok bariz bir ihtimal.

Ufak-tefek farklara rağmen, batılı olmayan “geç demokrasiler” ya da adına “Küresel Güney” denen merkez dışı bölgelerdeki (Latin Amerika, Afrika, kısmen Asya) toplumlar için de geçerli bu gelişme. Ama belirli farklarla. Liberal demokrasi “antrenmanı” pek de olmayan post-sosyalist toplumlar ya da Türkiye gibi ülkeler, sağ-sol kutuplaşmasını ve sınıf mücadelesini uzlaştırmaya yönelik sistemin giderek çökmekte oluşunun sonuçlarını, simülasyon şeklinde değil de, bir tür diktatörlük şeklinde yaşamaktalar.
 
Geçen yazımda; popülist siyasal stratejilerle iktidara gelmiş, özgürlükleri kısıtlayan hükümetler oluşturmuş ve halk oyuyla otoriter bir rejim kurmaya yönelmiş parti ve kişilerin düzenine, temsilî diktatörlük adını vermeyi önermiştim. İşte bu düzenin yerleşebilmesindeki temel etkeni de; sınıf temelli, sağ-sol ekseninde konuşlanmış üçlü parti sisteminin çöküşünde aramak gerektiği kanaatindeyim. Ancak iktidar olma süreci ve sürecin sonuçları açısından “batı”dan farklı yanları var bu ülkelerin.

Bu konunun analizine ve teorik anlamda muhtemel karşı siyasetlerin tartışmasına bundan sonraki yazımda da devam etmek istiyorum.

.............................................................................................
Ocak 2017, www.hakanguerses.at




<-geriye: